Gece. Birden uyanıyorum. Elim teninde. Pijamanın arasından bir yer bulup ulaşmışım sırtına. Uykunda bağırıyorsun, yine. Arada bir kaç kelime. Ağlıyorsun. Elimi biraz hareket ettirip okşuyorum sırtını, hafifçe sarsıyorum. “Canım” diyorum fısıldayarak, “canım, şşş canım“. Uyandırmayayım istiyorum ama rüyadan da çık istiyorum. Ağlıyorsun. Bir şeyler söylüyorsun. Yavaşça sana doğru dönüyorum, elmi teninden alıp saçlarına götürüyorum, başını okşuyorum, yüzümü yüzüne yaklaştırıyorum fısıldıyorum: “Canım, bebeğim, aşkım.“. Yüzünde acı var. Uyandırayım diyorum ama kıyamıyorum. Biraz daha okşuyorum saçlarını, yüzüne dokunuyorum. Biraz sakinleşiyorsun. Bir şeyler söylüyorsun. Hafifçe bana doğru dönüyorsun. Yüzün daha iyi. Ve çok güzel, yine. Biraz daha okşuyorum saçlarını, yüzünü. Dudakların aralanıyor, öpsem uyanmayacaksın ama öpmüyorum. Yanına uzanıyorum tekrar. Elimi pijamandan içeri kaydırıyorum, biraz daha yukarıya bu sefer. Vücudunu bana doğru çekiyorum, direnmeden geliyorsun. Kokunu çekiyorum içime olanca. Sanki ilk defa senmişsin gibi yeniden aşık oluyorum sana. Sonra aralık dudaklarından bir isim fısıldıyorsun. Benimki değil.
düşen yağmur damlalarının, uçup giden martıların, denize kıyısı olmayan şehirlerin ve gerçek olanların hepsini yaşayıp tükettiğime inandığım sevgilerin ardından yazılmıştır.... ya da kısaca : geçen zamanın ardından bakarak yazılmıştır...
22 Şubat 2010
26 Ocak 2010
z
ve ben çalakanat peşinden uçup
sana yetişememiş bir martı.
düşmüşüm denize
tutunabildiğim sadece bir susamlı simit
batmamak için.
ve acıktığımda
bilmiyorum ne olacak halim.
biz ne zaman ayrılsak
bu şehre yağmur yağar
ıslanır duvarlar,
camlar,
kaldırımlar…
dökülür yapraklar bir bir hoyrat yumruklarıyala yağmurun
gizlenir ağladığım
kimse bilmez
biz ne zaman ayrılsak
uzar geceler
sabahın koynuna hep uyanık girerim
yastığım kokmaz
sırtım üşümez
kolum boşlukta uzanır
kimse görmez
biz ne zaman ayrılsak
albüm yapar şebnem ferah
içinden can kırıkları geçer avaz avaz
canım acır
canım duymaz
örtü olur aklımın yaprakları
serilir herkesin üzerine
şebnem çığlık çığlık
beni kimse duymaz
biz ne zaman ayrılsak
yanlış olmaz
ey şehir
üzerinden uçtu avlunun güvercinleri
önünden çağıl çağıl geçti boğaziçi
bir köşeden hüzünlü bir yalnızlık süklüm püklüm dönerken
aceleyle koşan bir korku çarptı ona
bütün yağmur etrafa saçıldı
gözlerinde susamlar havalandı bir martı endişeylyle
duvarın içinden fırlayan bembeyaz bir heykeli yalayıp bulutlara karıştı
“ey şehir” diye bağırdı adam “bana adını söyle
sokaklarında adını unutanların”
04 Ocak 2010
ebced
avcumun içinde
eski bir savaş yarası gibi
evimin soğuğu şimdi
ve ardında
saatleri durduran koskoca bir boşluk
her soluğun buhar olup tekrar dudaklarıma yağdığı bu gün
- doğumgünüme iki gün kala -
bu kara şehrin içimi kaçıncı karartışı bu
aynı yağmurda
aşina bir boğuluş
tekliğimin ebcedini düşerim bugün
dizlerim kanar
ateşsizim, soğuğum, günsüzüm
gözlerimin gördüğü
sanki yüzüme büyük gelen bir parça deri
merhaba yağmur,
hoş geldin geri
hû
z
lan kuğulu
lan kuğulu
şimdi böyle utangaç bakan kuğuların gözüme
gördükleri içindir bin kuğudan güzel bir kadının ellerini ellerimin içinde
çok eski vakitlerde gecenin bir vaktinde
nerdeyse eriyordum gözlerinin içinde
şimdi bu gece
yalnızlığın içinde
anısı kaldı mı diye bakarken her yerine
bir tek kuğular mahçup
bakıyorlar birbirini ıstmaya çalışan ellerime
yıla yeni başlamışken
hiç bitmeyen anıları depreştiren içimde
ikibinonun ikisinde üçünde
lan kuğulu
çok gidersin gücüme
...
adını koydum senin bu sabah
ıslanmış yanaklarına
sessizce fısıldadım
kulakların duymadı
ve aydınlık
hiç bir yalnızlığa
bu kadar kalabalık doğmadı
adını koydum senin bu sabah
saçların dağınık uyandığına
yüzüm dururken tavana baktığına
bana göstermeden ağladığına
nefesin nefesim oldu
sesim sesin
gözlerin ışıkla doldu
inanmadım gözlerimin kamaştığına
adını koydum senin bu sabah
benimle uyandığına
camın dışında guruldaşan kumrular
şahit adını fısıldadığıma
27 Nisan 2009
Yokmuşum
Yarım yamalak çalınan bir nihavent faslında
Sözü bilmez de uydurur gibi sarhoşun biri
Duyuldukça sevilen bir sesmişim aslında
Hû
14 Ocak 2009
...
sevdayı bulut eyleyip çekip gitmek lazımdır
söyleyecek söz bulamam gönlümü dar edene
bilirim kapanmak lazımdır içimin dergâhına
zaman değildir durup bakmak zamanı
sallanıp salıncak gibi rüzgar olmak lazımdır
çok vakitler çaldım,,
çok ağıtlar söyledim
hepsi kendim dinledim
bir pervane yürek olup ateşlerde gezindim
demi deme vurup,,
demi demle ovup,,
sarhoş olmak lazımdır
hû çekerim beni benden alana
01 Nisan 2008
ankebut III
şimdi ağındır
neydedir nefes
şimdi acındır
ve elifi elifine tenini çalarken saat
içimden içine düşerken cismim
sesindir üfleyen ismimi
sesindir omzumda ağrı
inlersin
dudağımda ney
ellerimde ud
inlersin ellerin her yerimde
bir örümcek daha doğar sırtından
gelir beni can evimden sokarsın
29 Mart 2008
Z
dilim sensiz, ten sensiz
içimde yağmur yağar
tende her katre sensiz
sen dünyanın bir ucu
ben ismin ile rücû
içimde batar güneş
yanımda boşluk sensiz
kuğulunun bankında
zikreyledim adını
kuğular ötüp duru
mumlarda ışık sensiz
ulan desem diyemem
demesem cümle boşta
nisanın o vaktine
dayanır mı can sensiz
dilimde alfabenin
son harfi sallanıyor
içimde diğer harfler
duramıyor yar sensiz
şimdi olaydın burda
belki zaman durur da
bu dervişzen gönülde
durmaz idi el sensiz
hû
25 Mart 2008
şems III
salâsıdır neyin bu dokunan içime
saf durduğumuz önde isimsiz divanedir
suretidir
pirimin dolaşan duvarlarda
duymaz ise talkını dolanır dili
kalb üzerinde kavuşmuş eli
gözleri nursuzdur sahibi veli
er kişi deyuben bir mestanedir
ağla ki titresin gözünde ışık
nurun da kendini bilme vaktidir
hû
şems II
mor kaftanlar içinde eder semayı canlar
adından dem vurulan hep aynı rindanedir
sesindir
kubbeden aks ile değen canıma
o ki kudûm ile raksıdır neyin
o ki dingilikten sonra heyheyin
ve câmâ can veren şarabîlerin
elîfi gül ile şerh etmesidir
dokun ki titresin tenimde cânım
ademin de kendini bilme vaktidir
hû
şems I
çakmışım çiviyi dudaklarına
dönüp de durduğum o pervanedir
bilmezsin
keramet dilde değildir
küf kokulu duvardan yansıyan suret
damardaki kan gibi sana emanet
ve sanki kül camlarda gezinen yağmur
sudan değil safi candan ibaret
üfle ki titresin mumun ışığı
kandilin de kendini bilme vaktidir
hû
23 Mart 2008
geri dönüşsüz türkü II
gözlerinden dudaklarıma değen
o tuzlu damlanın suçu
ve parmaklarımın arasında
parmaklarıma karışan parmaklarının
o kuğu
ve park
sadece suça şahit
18 Mart 2008
yağmur
ve karanlık hava
cam kenarlarından içerinin sıcaklığına
çelik bir bıçak gibi giriyor soğuk
yeşilden sarıya dönüyor gözlerim
nefesimin önünde bir daire buğulanıyor
ardında damlalar
ve dudak kenarlarım üşüyor
bana yazılmış belki de ilk şiir dönüp dönüp içime batıyor
karşı camlardan yansıyor bol damlalı suretim
yasak dokunuşları kazımak istercesine bu şehrin bir yerinden,
yağmur yağıyor
tam bu anda kulaklarımda
telefondaki ürkek ve korkak sesin
yağmurlar dolaşırken ankara damlarında
benim tek derdim sensin
17 Mart 2008
Z
duayı dudaklarından alıp
dudaklarımda gezdirdim
ve gözlerinin rengini içime sindirdim
çok yasak dokunuşlardı
ağaçlar ve mumlar şahit
ve ankara’nın namussuz soğuğu
ve o el örgüsü battaniye
ve bir de beyaz kuğu
“dün yarına dönmüştü
sigaralar sönmüştü
bir tek o beyaz kuğu
ağladığını görmüştü”
çok yağmurlu gözlerin
tuzu dudaklarıma
düştü bir mart gecesi
şimdi yüzüne bakmak
kırılmış parmakların
acılı işkencesi
15 Ocak 2008
23 Mayıs 2007
ritm-i aşk
demdir
yar adıyla başlarım söze
nefes ile bitiririm
bir erbab-ı ritm ile çarpmıştır kalbim bu gece
alıp beni götürmüştür
çok zamanlar öncesine
içimdeki çocuk biraz
ağlamıştır kendine
votkanın adiliği bu kabahat vişnede değil
yarim seni seviyorum
kalbim pek kendinde değil
bir kemandır dinlediğim makamıni bilmiyorum
şiir okumuş üstüne ( puşt)
ben ahşabı dinliyorum
emel-i ömrümdür adın ey uzaklardaki sevgili
olsaydın şimdi yanımda
saçlarını koklayaydım
darbukayı meze edip
bir de yolluk patlataydım
gecedir
sensizliğim gelip durur karşımda
yokluğunda bilmem ki yar
nerelere sığınayım
yapma votka ayıp olur
deme halim ahaliye
dön gel artık ağız tadım
bilmem ki bu zulüm niye
elim senin, dilim senin
ömrüm senin ne diyeyim
kaç gün kaldı bilmiyorum
böyle nasıl bekleyeyim
bak bu gece kurban ettim koca grubu derdime
sabah olsun ayılayım
fikr'edeyim kendim ile
takvimlerden saat yapıp
yine seni bekleyeyim
şimdi anladım sevdiğim
sen gidince ben bir daha
uslu durup içmeyeyim
demdir
kan damlar dilimden
adın salınır nefesle
söyle nasıl ölmeyeyim
hû
28 Mart 2007
kûn
gönül bu işte; elinle tutamıyor, üstüne yatamıyor, altına alamıyor çıkarıp atamıyorsun ki.. bir bakıyorsun aklını da alıp gitmiş, kendi başına, bir çift gözün, bir kaşın, bir kirpiğin, bir sesin öksesine tutulup kalmış... o dalda bülbül olayım demiş ya, tıkmışlar dutu ağzına, lâl olmuş....
kapanmış içine, çekmiş kendini duvarlarının ardına, bir kaç tuğla daha eklemiş; ses vermez, söz söylemez, gülmez olmuş.. sorana cevap, sormayana selam vermez olmuş.. yazmış, söylemiş, ağlamış, içmiş; ne ayağını ökseden kurtarmış, ne dalda açan çiçeğe uzanmış.. yanmış be senin anlayacağın, yanmış, tutuşmuş...
sonunda kül olmuş, bir rüzgarla savrulmuş, yere düşmüş, bir damla su bulmuş, yoğurmuş yeniden kendini, kendine kûn demiş, kalkmış yürümüş...
artık kaburgasının acısını unutmuş....
( eskilerden bir yazı)