yazmadım diye seni hiç
olur a gücenirsen
bil ki
sevmekten seni
gerek olmadı yazmaya
sevdiğin için beni
düşen yağmur damlalarının, uçup giden martıların, denize kıyısı olmayan şehirlerin ve gerçek olanların hepsini yaşayıp tükettiğime inandığım sevgilerin ardından yazılmıştır.... ya da kısaca : geçen zamanın ardından bakarak yazılmıştır...
23 Mayıs 2007
ritm-i aşk
"elîf mim lâm"
demdir
yar adıyla başlarım söze
nefes ile bitiririm
bir erbab-ı ritm ile çarpmıştır kalbim bu gece
alıp beni götürmüştür
çok zamanlar öncesine
içimdeki çocuk biraz
ağlamıştır kendine
votkanın adiliği bu kabahat vişnede değil
yarim seni seviyorum
kalbim pek kendinde değil
bir kemandır dinlediğim makamıni bilmiyorum
şiir okumuş üstüne ( puşt)
ben ahşabı dinliyorum
emel-i ömrümdür adın ey uzaklardaki sevgili
olsaydın şimdi yanımda
saçlarını koklayaydım
darbukayı meze edip
bir de yolluk patlataydım
gecedir
sensizliğim gelip durur karşımda
yokluğunda bilmem ki yar
nerelere sığınayım
yapma votka ayıp olur
deme halim ahaliye
dön gel artık ağız tadım
bilmem ki bu zulüm niye
elim senin, dilim senin
ömrüm senin ne diyeyim
kaç gün kaldı bilmiyorum
böyle nasıl bekleyeyim
bak bu gece kurban ettim koca grubu derdime
sabah olsun ayılayım
fikr'edeyim kendim ile
takvimlerden saat yapıp
yine seni bekleyeyim
şimdi anladım sevdiğim
sen gidince ben bir daha
uslu durup içmeyeyim
demdir
kan damlar dilimden
adın salınır nefesle
söyle nasıl ölmeyeyim
hû
demdir
yar adıyla başlarım söze
nefes ile bitiririm
bir erbab-ı ritm ile çarpmıştır kalbim bu gece
alıp beni götürmüştür
çok zamanlar öncesine
içimdeki çocuk biraz
ağlamıştır kendine
votkanın adiliği bu kabahat vişnede değil
yarim seni seviyorum
kalbim pek kendinde değil
bir kemandır dinlediğim makamıni bilmiyorum
şiir okumuş üstüne ( puşt)
ben ahşabı dinliyorum
emel-i ömrümdür adın ey uzaklardaki sevgili
olsaydın şimdi yanımda
saçlarını koklayaydım
darbukayı meze edip
bir de yolluk patlataydım
gecedir
sensizliğim gelip durur karşımda
yokluğunda bilmem ki yar
nerelere sığınayım
yapma votka ayıp olur
deme halim ahaliye
dön gel artık ağız tadım
bilmem ki bu zulüm niye
elim senin, dilim senin
ömrüm senin ne diyeyim
kaç gün kaldı bilmiyorum
böyle nasıl bekleyeyim
bak bu gece kurban ettim koca grubu derdime
sabah olsun ayılayım
fikr'edeyim kendim ile
takvimlerden saat yapıp
yine seni bekleyeyim
şimdi anladım sevdiğim
sen gidince ben bir daha
uslu durup içmeyeyim
demdir
kan damlar dilimden
adın salınır nefesle
söyle nasıl ölmeyeyim
hû
28 Mart 2007
kûn
bu bend yar üzerinedir;
gönül bu işte; elinle tutamıyor, üstüne yatamıyor, altına alamıyor çıkarıp atamıyorsun ki.. bir bakıyorsun aklını da alıp gitmiş, kendi başına, bir çift gözün, bir kaşın, bir kirpiğin, bir sesin öksesine tutulup kalmış... o dalda bülbül olayım demiş ya, tıkmışlar dutu ağzına, lâl olmuş....
kapanmış içine, çekmiş kendini duvarlarının ardına, bir kaç tuğla daha eklemiş; ses vermez, söz söylemez, gülmez olmuş.. sorana cevap, sormayana selam vermez olmuş.. yazmış, söylemiş, ağlamış, içmiş; ne ayağını ökseden kurtarmış, ne dalda açan çiçeğe uzanmış.. yanmış be senin anlayacağın, yanmış, tutuşmuş...
sonunda kül olmuş, bir rüzgarla savrulmuş, yere düşmüş, bir damla su bulmuş, yoğurmuş yeniden kendini, kendine kûn demiş, kalkmış yürümüş...
artık kaburgasının acısını unutmuş....
( eskilerden bir yazı)
gönül bu işte; elinle tutamıyor, üstüne yatamıyor, altına alamıyor çıkarıp atamıyorsun ki.. bir bakıyorsun aklını da alıp gitmiş, kendi başına, bir çift gözün, bir kaşın, bir kirpiğin, bir sesin öksesine tutulup kalmış... o dalda bülbül olayım demiş ya, tıkmışlar dutu ağzına, lâl olmuş....
kapanmış içine, çekmiş kendini duvarlarının ardına, bir kaç tuğla daha eklemiş; ses vermez, söz söylemez, gülmez olmuş.. sorana cevap, sormayana selam vermez olmuş.. yazmış, söylemiş, ağlamış, içmiş; ne ayağını ökseden kurtarmış, ne dalda açan çiçeğe uzanmış.. yanmış be senin anlayacağın, yanmış, tutuşmuş...
sonunda kül olmuş, bir rüzgarla savrulmuş, yere düşmüş, bir damla su bulmuş, yoğurmuş yeniden kendini, kendine kûn demiş, kalkmış yürümüş...
artık kaburgasının acısını unutmuş....
( eskilerden bir yazı)
kokun ve yağmur üzre yazılmıştır
gece. salonda uyumuşum. ışık yakmamıştım. mumlar sönmüş. karanlık. dışarıdan bir hışırtı geliyor. belli ki yağmur yağıyor. dalları balkonumun penceresine çarpan kiraz ağacının sensiz koparmaya kıyamadığım meyveleri acaba dökülür mü ? dökülürse "sensiz yapamadıklarım" defterine bunu da mı ekleyeceğim? "sensiz yapamadıklarım" defterini iptal edip de "sensin yapamadıklarım" diye bir defter mi açsam ki?
yağmur hızlanıyor. derenin sesi coşar simdi. ya da derecik. ya da "yağmur yağınca su miktarı artan, sesi çoğalan, pencerem açıksa yağmur damlalarıyla birlikte içeri kaçan akan su parçası" her neyse işte..
hızla kalkıp pencereyi açıp yine uzandım koltuğa. sanki hızla kalkıp pencereyi açmamışım da, o hep açıkmış gibi olsun diye. hemen serin hava doldu içeri ve derenin sesi. ve ayak parmaklarıma düşen yağmur damlaları. sensizlik belki çıkar diye bekledim dışarı ama sanırım yetmedi yoğunluğu. sensizlik dışarıda daha mı çok ne ?
bir kaç gün önce bu koltukta benim uyuduğum gibi uyurken sarıldığın yastığa sinmiş kokuna sarılıyorum hala. senden koparabildiğim anlık dokunuşlar, anlık bakışların yanında bu koku ömür kadar uzun sayılır.
azaldı ama gitmedi. ve sana ait hiç bir şeyin olmadığı kadar gerçek işte. bunca zamanın sonu, hepi topu, bir yastığa sinmiş bir koku.
azalır diye korkuyordum ama giderek hızlanıyor sanki yağmur. karanlığın içinde çoğalan su sesi, ayaklarıma -sanki- batan yağmur damlaları, yokluğunun varlığı bu koku, gökyüzünde koyu gri bulutlar. bir bilimkurgu filminde esas çocuğun gerçekle sahteyi anladığı sahnedeyim sanki. ama benim gerçekle sahteyi anlamaya cesaretim yok. sahteye kanmak daha kolay kokun bu kadar burnumdayken. gerçeği alıp da koyacak yerim yokken, hem zaten böyle karanlıkken, hem zaten yağmur yağarken, su sesi içeri dolarken, "sen sen sen" çok daha kafiyeliyken..
yedibinyediyüzdoksanbeş şarkının arasından rasgele seçe seçe "gönlüm senin esirin kalbim senindir" i seçti gitti alet. ben sözde teknoloji hayatı kolaylaştırır diye aldıydım bunu. mastika vardı bir yerde, roman havası vardı, neden bu şimdi ? tüm gerçekliğiyle yüzüme vurmak için mi bu kurgusal olsun diye umduğum hasreti. "rüya falan değil, rüyalar iki yıl sürmez, yarın sabah uyanınca da bu hayata devam edeceksin" mi demek istiyor bana utanmadan parasını benim ödediğim bu mepeüççalar bozuntusu.
görünen pencerelerin hiç birinde ışık olmaması, piyanonun başına oturup da bu şarkının nasıl söylendiğini o salak alete göstermek için yanlış bir zaman olduğunu göstermese, ben ona gösterirdim ama ... ama yağmur yağıyor. ama burnumda onun kokusu. ama uçtu uçacak açık pencereden yüreğim. ama gözlerimde bulut yüzümde yağmur. ama çıkmaz ki sesim benim sensizliğin bu saatlerinde..
şimdi artık bunlara katlanmak için gerçekten hayale kaymanın zamanı.
kapımı vuran biri mi var,
yoksa çıkıp sana gelmek için göğsümü mü zorluyor kalbim.
bulutlar mı örtüyor üstümü,
toprak mı;
ölüyor muyum,
gümüşlere mi gömülüyor düşlerim.
'
sıcacık bir yağmur siner kara gecenin içine
toprak somun gibi kabarır
tak tak vurulur kapıma
kişner kapımda kır atım
dünyam gümüşler kuşanır
(a. kadir)
‘
( eskilerden bir yazı)
yağmur hızlanıyor. derenin sesi coşar simdi. ya da derecik. ya da "yağmur yağınca su miktarı artan, sesi çoğalan, pencerem açıksa yağmur damlalarıyla birlikte içeri kaçan akan su parçası" her neyse işte..
hızla kalkıp pencereyi açıp yine uzandım koltuğa. sanki hızla kalkıp pencereyi açmamışım da, o hep açıkmış gibi olsun diye. hemen serin hava doldu içeri ve derenin sesi. ve ayak parmaklarıma düşen yağmur damlaları. sensizlik belki çıkar diye bekledim dışarı ama sanırım yetmedi yoğunluğu. sensizlik dışarıda daha mı çok ne ?
bir kaç gün önce bu koltukta benim uyuduğum gibi uyurken sarıldığın yastığa sinmiş kokuna sarılıyorum hala. senden koparabildiğim anlık dokunuşlar, anlık bakışların yanında bu koku ömür kadar uzun sayılır.
azaldı ama gitmedi. ve sana ait hiç bir şeyin olmadığı kadar gerçek işte. bunca zamanın sonu, hepi topu, bir yastığa sinmiş bir koku.
azalır diye korkuyordum ama giderek hızlanıyor sanki yağmur. karanlığın içinde çoğalan su sesi, ayaklarıma -sanki- batan yağmur damlaları, yokluğunun varlığı bu koku, gökyüzünde koyu gri bulutlar. bir bilimkurgu filminde esas çocuğun gerçekle sahteyi anladığı sahnedeyim sanki. ama benim gerçekle sahteyi anlamaya cesaretim yok. sahteye kanmak daha kolay kokun bu kadar burnumdayken. gerçeği alıp da koyacak yerim yokken, hem zaten böyle karanlıkken, hem zaten yağmur yağarken, su sesi içeri dolarken, "sen sen sen" çok daha kafiyeliyken..
yedibinyediyüzdoksanbeş şarkının arasından rasgele seçe seçe "gönlüm senin esirin kalbim senindir" i seçti gitti alet. ben sözde teknoloji hayatı kolaylaştırır diye aldıydım bunu. mastika vardı bir yerde, roman havası vardı, neden bu şimdi ? tüm gerçekliğiyle yüzüme vurmak için mi bu kurgusal olsun diye umduğum hasreti. "rüya falan değil, rüyalar iki yıl sürmez, yarın sabah uyanınca da bu hayata devam edeceksin" mi demek istiyor bana utanmadan parasını benim ödediğim bu mepeüççalar bozuntusu.
görünen pencerelerin hiç birinde ışık olmaması, piyanonun başına oturup da bu şarkının nasıl söylendiğini o salak alete göstermek için yanlış bir zaman olduğunu göstermese, ben ona gösterirdim ama ... ama yağmur yağıyor. ama burnumda onun kokusu. ama uçtu uçacak açık pencereden yüreğim. ama gözlerimde bulut yüzümde yağmur. ama çıkmaz ki sesim benim sensizliğin bu saatlerinde..
şimdi artık bunlara katlanmak için gerçekten hayale kaymanın zamanı.
kapımı vuran biri mi var,
yoksa çıkıp sana gelmek için göğsümü mü zorluyor kalbim.
bulutlar mı örtüyor üstümü,
toprak mı;
ölüyor muyum,
gümüşlere mi gömülüyor düşlerim.
'
sıcacık bir yağmur siner kara gecenin içine
toprak somun gibi kabarır
tak tak vurulur kapıma
kişner kapımda kır atım
dünyam gümüşler kuşanır
(a. kadir)
‘
( eskilerden bir yazı)
vanilya kokusu ve sensizlik üzre yazılmıştır
- I -
düşlerimi elime alıp sevdaya fırlattım gül kokularını. yağmuru arkama alıp denize karşı durdum. rüzgara bıraktım tüm hayalkırıklarını. birkaç dal kırıldı, kediler çöp tenekelerinden fırlayıp kaçtılar, bir yerde bir kapı çarptı, bir cam kırıldı.. tazelendi ömrüm sanki bu seher, gün yeni bir bana doğdu sandım. aldandım.
yüreğimin çığlıkları dolandı durdu sokakları, görüntümden ürküp kaçtı çocuklar, kuşlar uzak uçtu, polisler ters ters baktı, bir tek damlalar düştü üzerime. damlar saçlarımdan yüzüme aktı, yüzümü birbirine kattı bir yumruk gibi savrulan rüzgar. kendime geldim, ayıldım, her şeyi unuttum sandım. aldandım.
geriye dönecek bir yerim yoktu, geride bıraktığım bir şey yoktu, geri yoktu, son adımımın izini bile silip süpürmüştü yağmur, belki de bile bile. arkamdan sadece sokak köpekleri bakıyordu, sanırım onlar da gittiğimden emin olmak istiyordu. bu şehir beni sevmiyordu. bu şehirde kimse beni sevmiyordu. sen beni sevmiyordun. seveceğini sanmıştım, ne olursa olsun seveceğini sanmıştım. aldanmıştım.
aldanmışlığım her yüzüme vurduğunda bu şehre yağmur yağıyordu.
her yağmur yağdığında seni özlüyordum.
her seni özlediğimde ancak yazabiliyordum.
her ancak yazabildiğimde içimde bir şeyler yanıyordu.
her içimde bir şeyler yandığında seni umuyordum.
her seni umduğumda aldanmışlığım yüzüme vuruyordu.
odam vanilya kokuyordu,
sen bilmiyordun
(/ eskilerden bir yazı)
düşlerimi elime alıp sevdaya fırlattım gül kokularını. yağmuru arkama alıp denize karşı durdum. rüzgara bıraktım tüm hayalkırıklarını. birkaç dal kırıldı, kediler çöp tenekelerinden fırlayıp kaçtılar, bir yerde bir kapı çarptı, bir cam kırıldı.. tazelendi ömrüm sanki bu seher, gün yeni bir bana doğdu sandım. aldandım.
yüreğimin çığlıkları dolandı durdu sokakları, görüntümden ürküp kaçtı çocuklar, kuşlar uzak uçtu, polisler ters ters baktı, bir tek damlalar düştü üzerime. damlar saçlarımdan yüzüme aktı, yüzümü birbirine kattı bir yumruk gibi savrulan rüzgar. kendime geldim, ayıldım, her şeyi unuttum sandım. aldandım.
geriye dönecek bir yerim yoktu, geride bıraktığım bir şey yoktu, geri yoktu, son adımımın izini bile silip süpürmüştü yağmur, belki de bile bile. arkamdan sadece sokak köpekleri bakıyordu, sanırım onlar da gittiğimden emin olmak istiyordu. bu şehir beni sevmiyordu. bu şehirde kimse beni sevmiyordu. sen beni sevmiyordun. seveceğini sanmıştım, ne olursa olsun seveceğini sanmıştım. aldanmıştım.
aldanmışlığım her yüzüme vurduğunda bu şehre yağmur yağıyordu.
her yağmur yağdığında seni özlüyordum.
her seni özlediğimde ancak yazabiliyordum.
her ancak yazabildiğimde içimde bir şeyler yanıyordu.
her içimde bir şeyler yandığında seni umuyordum.
her seni umduğumda aldanmışlığım yüzüme vuruyordu.
odam vanilya kokuyordu,
sen bilmiyordun
(/ eskilerden bir yazı)
hüzün kuşları
hüzün kuşları gelip yedi bütün kuş üzümlerini. Ve çam fıstıklarını. oysa biz seninle pilav yapmayacak mıydık onlarla. birlikte içimizden geldiği için "iç" dediğimiz ama aslında "iç olmayan iç pilav - olsa olsa canımın içi pilav olur bu pilav - " yapmayacak mıydık. yaparken de aklına geldikçe bu isim sen, gülmeyecek miydin gözlerini kısarak.
"iç olmayan iç pilavımıza kuş üzümü ve fıstık da ekleyelim mi hayatım, ama yeni bahar koymayalım ben sevmiyorum " dedim diye, birlikte önce markete gidip; sonra "otantik olalım aktar kullanalım" diye daha baharat reyonuna varmadan geri dönerek bir "aktarcı" ya gitmemiş miydik seninle.
"üzümler seçmece oluyor mu ?" diye sormamış mıydık aktarcı amcaya. aktarcı amca önce gözlüklerinin üstünden hayretle bakmış, sonra seni ve yanındaki sende erimiş beni görünce gülümseyerek "olmaz ! ben vereceğim. kaç tane istiyorsunuz bakayım" diye neşemize katılmamış mıydı ?
"fıstık da mı istemiştiniz ? " diye sorduğunda ben, seni göstererek "evet ya. bunu her yere götüremiyorum, şöyle daha küçüklerinden de varsa onlardan da alayım da cebime falan koyarım" dediğimde sen kıpkırmızı olup gözlerimin içine "sana bin defa bana bunu yapma" buzdan soğuk bakışıyla bakmamış mıydın ?
muhabbetin geri kalanını, bu bakışla ve daha alışveriş bitmeden "ben arabadayım" diyerek çıkıp gitmenle, bana ve biraz da aktara zehretmemiş miydin ? yanına geldiğimde, ölçüsü karışları aşmış bir suratla devam etmemiş miydin aksiliğine.
susmayacağını ve dinmeyeceğini anladığımda arabayı deniz kıyısına çekip "seni sevdiğimi herkese söylemeyi bana yasaklayacaksan ben seni istemiyorum" diye bağırarak arabadan indiğimde sen de direksiyona geçip koltuk ayarını bile yapmadan basıp gitmemiş miydin ?
"ben o denizin kıyısında deniz mi olsam hüzün mü" diye düşünürken tepemde martılar uçuşmuyor muydu. sonra torbayı açıp önce kuş üzümlerini ve ardından sanki senin küllerini geleceğe savurur gibi çam fıstıklarını ve nasıl bir ses çıktıysa artık ağzımdan işte öyle bir sesle hüznümü, denize fırlatmamış mıydım.
işte o martılar önce hüznümü yiyip hüzün kuşları oldular.
sonra yediler bütün kuş üzümlerini.
ve çam fıstıklarını.
"iç olmayan iç pilavımıza kuş üzümü ve fıstık da ekleyelim mi hayatım, ama yeni bahar koymayalım ben sevmiyorum " dedim diye, birlikte önce markete gidip; sonra "otantik olalım aktar kullanalım" diye daha baharat reyonuna varmadan geri dönerek bir "aktarcı" ya gitmemiş miydik seninle.
"üzümler seçmece oluyor mu ?" diye sormamış mıydık aktarcı amcaya. aktarcı amca önce gözlüklerinin üstünden hayretle bakmış, sonra seni ve yanındaki sende erimiş beni görünce gülümseyerek "olmaz ! ben vereceğim. kaç tane istiyorsunuz bakayım" diye neşemize katılmamış mıydı ?
"fıstık da mı istemiştiniz ? " diye sorduğunda ben, seni göstererek "evet ya. bunu her yere götüremiyorum, şöyle daha küçüklerinden de varsa onlardan da alayım da cebime falan koyarım" dediğimde sen kıpkırmızı olup gözlerimin içine "sana bin defa bana bunu yapma" buzdan soğuk bakışıyla bakmamış mıydın ?
muhabbetin geri kalanını, bu bakışla ve daha alışveriş bitmeden "ben arabadayım" diyerek çıkıp gitmenle, bana ve biraz da aktara zehretmemiş miydin ? yanına geldiğimde, ölçüsü karışları aşmış bir suratla devam etmemiş miydin aksiliğine.
susmayacağını ve dinmeyeceğini anladığımda arabayı deniz kıyısına çekip "seni sevdiğimi herkese söylemeyi bana yasaklayacaksan ben seni istemiyorum" diye bağırarak arabadan indiğimde sen de direksiyona geçip koltuk ayarını bile yapmadan basıp gitmemiş miydin ?
"ben o denizin kıyısında deniz mi olsam hüzün mü" diye düşünürken tepemde martılar uçuşmuyor muydu. sonra torbayı açıp önce kuş üzümlerini ve ardından sanki senin küllerini geleceğe savurur gibi çam fıstıklarını ve nasıl bir ses çıktıysa artık ağzımdan işte öyle bir sesle hüznümü, denize fırlatmamış mıydım.
işte o martılar önce hüznümü yiyip hüzün kuşları oldular.
sonra yediler bütün kuş üzümlerini.
ve çam fıstıklarını.
bir hikaye yazsam diyorum
bir hikaye yazsam diyorum. kendimi bir kaptan yapsam, seni teknenin üstünde dolanıp duran bir martı.
benim nasıl senin peşinde dolaştığımı engin denizlerde, senin nasıl üstümde uçmaktan vazgeçmediğini anlatsam. senin ardında bilmediğim denizlerde nasıl kaybolduğumu, nasıl kayalara çarpıp yan yattığımı, yelkenlerimi nasıl yakıp kül ettiğimi anlatsam. senin nazlı uçuşundan nasıl hiç yorulmayıp tekneme hiç konmadığını, konduğunda nasıl ürkek durduğunu, sadece bir kaç defa nasıl da tüylerini okşadığımı anlatsam. senin nasıl bir kaç defa, ama an kadar kısa bir kaç defa, omzuma konduğunu anlatsam.
çok az, ama yok kadar çok az, elimle beslediğimi seni; bir gün çok sert rüzgardan yıldığın için, ama sadece rüzgardan yıldığın için girip de kamaramda uyuduğunu katsam biraz da içine diyorum. belki biraz da omzuma konduğun bir vakit başını saçlarıma sürttüğünü, yanağını yanağıma dayadığını katsam diyorum.
ne bileyim, mesela bir yerinde hikayenin "ellerim titriyor yokluğundan" demiş olsam sana. sen dile gelip de "ellerine konayım ki titremesinler, ama dokunmasınlar bana, sadece titremesinler" demiş olsan mesela.
ne bileyim, mesela, "ya batır teknemi beni keskin kayalıklara sürükleyip, bırak boğulayım; ya da gel birlikte dolaşalım bu denizleri, istediğimi kıyıda demirleyip ömrümüzü tüketelim" demiş olsam sana diyorum. ama korkuyorum "bu denizleri çok dolaştım ve gördüm ki birlikte demirleyeceğimiz bir liman yok" dersen diye bana.
öylesine körelmiş ki kalemimin ucu, hikayeyi mutlu sonla bitirmeye yetmeyecek diye korkuyorum. oysa sen kanadından bir tüy versen bana biliyorum her şeye yetecek gücüm.
bir hikaye, sonu meçhul bir hikaye yazsam diyorum, sanki bin yıllar öncesinden gelen bir efsane gibi...
beni kaptan yapıp batırsam sularda, seni martı yapıp uçursam semalarda diyorum.
uçarsın da dönmezsin diye korkuyorum
( eskilerden bir yazı)
benim nasıl senin peşinde dolaştığımı engin denizlerde, senin nasıl üstümde uçmaktan vazgeçmediğini anlatsam. senin ardında bilmediğim denizlerde nasıl kaybolduğumu, nasıl kayalara çarpıp yan yattığımı, yelkenlerimi nasıl yakıp kül ettiğimi anlatsam. senin nazlı uçuşundan nasıl hiç yorulmayıp tekneme hiç konmadığını, konduğunda nasıl ürkek durduğunu, sadece bir kaç defa nasıl da tüylerini okşadığımı anlatsam. senin nasıl bir kaç defa, ama an kadar kısa bir kaç defa, omzuma konduğunu anlatsam.
çok az, ama yok kadar çok az, elimle beslediğimi seni; bir gün çok sert rüzgardan yıldığın için, ama sadece rüzgardan yıldığın için girip de kamaramda uyuduğunu katsam biraz da içine diyorum. belki biraz da omzuma konduğun bir vakit başını saçlarıma sürttüğünü, yanağını yanağıma dayadığını katsam diyorum.
ne bileyim, mesela bir yerinde hikayenin "ellerim titriyor yokluğundan" demiş olsam sana. sen dile gelip de "ellerine konayım ki titremesinler, ama dokunmasınlar bana, sadece titremesinler" demiş olsan mesela.
ne bileyim, mesela, "ya batır teknemi beni keskin kayalıklara sürükleyip, bırak boğulayım; ya da gel birlikte dolaşalım bu denizleri, istediğimi kıyıda demirleyip ömrümüzü tüketelim" demiş olsam sana diyorum. ama korkuyorum "bu denizleri çok dolaştım ve gördüm ki birlikte demirleyeceğimiz bir liman yok" dersen diye bana.
öylesine körelmiş ki kalemimin ucu, hikayeyi mutlu sonla bitirmeye yetmeyecek diye korkuyorum. oysa sen kanadından bir tüy versen bana biliyorum her şeye yetecek gücüm.
bir hikaye, sonu meçhul bir hikaye yazsam diyorum, sanki bin yıllar öncesinden gelen bir efsane gibi...
beni kaptan yapıp batırsam sularda, seni martı yapıp uçursam semalarda diyorum.
uçarsın da dönmezsin diye korkuyorum
( eskilerden bir yazı)
13 Mayıs 2005
ankebut 2
omuzlarının arasında kurduğu ağa
kendimi bilerek düşürdüğüm örümcek,
bekliyorum,
acaba hangi sevişmeden sonra beni yiyecek
kendimi bilerek düşürdüğüm örümcek,
bekliyorum,
acaba hangi sevişmeden sonra beni yiyecek
12 Mayıs 2005
ben seni çok sevdim özür dilerim
dokununca, kendime dokunmuşum gibi olduğum, gibiydi tenin
gözlerinden kendime bakardım,sensiz de olsam sabahleyin
parmaklarım, kendimi çizerdi vücuduna, sırtını dönüp de yattığında
senin sesinle seslenirdim kendime ardımdan, kendimden her kaçtığımda
gittiğinde zaten biliyordum ki, doldurulamazdı yerin
ben seni çok sevdim,özür dilerim
senden sonra seni, hep sen olmayan kişilerle kirlettim
adına aşk dediğim şeyler oldu, sonra hepsinden nefret ettim
olur olmaz yerlerde, senin adınla seslendim, sen olmayan isimlere
düşen yaprakları, yapıştırırcasına bocaladım, sonbaharda, yerine
sır oldum kendime,gaip oldum, kayboldum
her şeye kilitlendim
ben seni çok sevdim, özür dilerim
zamanın bunu da sileceğini bildiğimden gitmedim üstüne
ne içimden gelirse onu yaptım
yeri geldi seni içtim seni söyledim seni yazdım
doldurulamayacak sandığım boşluğunu her gün biraz daha azalttım
çok yüksekteydi yerin her gün biraz daha indim
özür dilerim
ben seni de çok sevdim
gözlerinden kendime bakardım,sensiz de olsam sabahleyin
parmaklarım, kendimi çizerdi vücuduna, sırtını dönüp de yattığında
senin sesinle seslenirdim kendime ardımdan, kendimden her kaçtığımda
gittiğinde zaten biliyordum ki, doldurulamazdı yerin
ben seni çok sevdim,özür dilerim
senden sonra seni, hep sen olmayan kişilerle kirlettim
adına aşk dediğim şeyler oldu, sonra hepsinden nefret ettim
olur olmaz yerlerde, senin adınla seslendim, sen olmayan isimlere
düşen yaprakları, yapıştırırcasına bocaladım, sonbaharda, yerine
sır oldum kendime,gaip oldum, kayboldum
her şeye kilitlendim
ben seni çok sevdim, özür dilerim
zamanın bunu da sileceğini bildiğimden gitmedim üstüne
ne içimden gelirse onu yaptım
yeri geldi seni içtim seni söyledim seni yazdım
doldurulamayacak sandığım boşluğunu her gün biraz daha azalttım
çok yüksekteydi yerin her gün biraz daha indim
özür dilerim
ben seni de çok sevdim
09 Mayıs 2005
ankebut
sırtında bir örümcek
hemen üstünde
öpülünce gözlerini kıstığın o nokta
parmaklarımda teninin kokusu
ve kulağına üflediğimde bir an açtığın ve ardından ışıktan kısılan gözlerin
/oysa ben,
seninle öğrendim
ışığın içine
dimdik bakabilmeyi /
düşümü akıttığım denizlerin taşkınında boğuluyorum şimdi
git olur diye bekliyorum
zaten gitmişliğini yazıyor parmaklarım
gel olur diye bekliyorum
hiç gelmemişliğini çok iyi biliyor dudaklarım
o şarkının tam o yerinde yazıyorum şimdi bu dizeyi
dizenin dizeliği her halinden belli
dizeyi dizenin hali ise dizeden daha kederli…
sırtında bir örümcek
nedense dövülmüş tenine
sanki sana dokunursam rüyalarıma girecek
ya da korumak için seni
beni alıp yuvasına götürecek
/belki de bu yüzden
yanındaki uykusuz gecelerim
teninden tenime geçen
şifadır diye ses etmediğim işkencelerim/
martı olup dolaştığım bu sema yıkılıp da geçtiyse başıma
sebebi sensin
sebebi sensin sıcak odalarda, uykularda üşümemin
piyano çalan parmaklarımın,
sanki örümcek olup bana saldırmasının
şarkıların olur olmaz beni ağlatmasının sebebi sensin
sırtında bir örümcek
tenim senin tenin olsun
bana geçsin
hemen üstünde
öpülünce gözlerini kıstığın o nokta
parmaklarımda teninin kokusu
ve kulağına üflediğimde bir an açtığın ve ardından ışıktan kısılan gözlerin
/oysa ben,
seninle öğrendim
ışığın içine
dimdik bakabilmeyi /
düşümü akıttığım denizlerin taşkınında boğuluyorum şimdi
git olur diye bekliyorum
zaten gitmişliğini yazıyor parmaklarım
gel olur diye bekliyorum
hiç gelmemişliğini çok iyi biliyor dudaklarım
o şarkının tam o yerinde yazıyorum şimdi bu dizeyi
dizenin dizeliği her halinden belli
dizeyi dizenin hali ise dizeden daha kederli…
sırtında bir örümcek
nedense dövülmüş tenine
sanki sana dokunursam rüyalarıma girecek
ya da korumak için seni
beni alıp yuvasına götürecek
/belki de bu yüzden
yanındaki uykusuz gecelerim
teninden tenime geçen
şifadır diye ses etmediğim işkencelerim/
martı olup dolaştığım bu sema yıkılıp da geçtiyse başıma
sebebi sensin
sebebi sensin sıcak odalarda, uykularda üşümemin
piyano çalan parmaklarımın,
sanki örümcek olup bana saldırmasının
şarkıların olur olmaz beni ağlatmasının sebebi sensin
sırtında bir örümcek
tenim senin tenin olsun
bana geçsin
04 Mayıs 2005
kötü
sen seni bitirdiğinde bende
bilmediğin zaten çok azaldığındı bende
bunu da yazayım ki
bilsin seni beklediğimi sananlar
hala her yerde
varlığın bir cisimden öteye gitmezken
sevgimi öldürmeyi başardığın gözlerinde
bir damla yaş görsem
“tamam yaşadım” derim ben de
sen bunun adına ne dersen de
bilmediğin zaten çok azaldığındı bende
bunu da yazayım ki
bilsin seni beklediğimi sananlar
hala her yerde
varlığın bir cisimden öteye gitmezken
sevgimi öldürmeyi başardığın gözlerinde
bir damla yaş görsem
“tamam yaşadım” derim ben de
sen bunun adına ne dersen de
21 Mart 2005
sen artık sen değilsin
her yazıyı sana sanma. sen artık yoksun. öyle ki bu yazının konusu olan ikinci tekil şahıs bile değilsin.
geçmişin çok uzak bir yerindesin. karanlık ve acılı ve asla hatırlanmayan anılar silsilesisin. anlattığım hikayelerin bir parçası, yan masadan duyulan dedikodunun öznesi değilsin. bende kaybolmuş bir zamanın sanki asla yaşamamış dilencisisin. bir zamanlar ben var ettiğim için olan, ama bende bitince birden yok olan içimdeki vicdanın inatçı işkencecisin.
ben artık o bildiğin ben değilim ve sen artık sen değilsin.
geçmişin çok uzak bir yerindesin. karanlık ve acılı ve asla hatırlanmayan anılar silsilesisin. anlattığım hikayelerin bir parçası, yan masadan duyulan dedikodunun öznesi değilsin. bende kaybolmuş bir zamanın sanki asla yaşamamış dilencisisin. bir zamanlar ben var ettiğim için olan, ama bende bitince birden yok olan içimdeki vicdanın inatçı işkencecisin.
ben artık o bildiğin ben değilim ve sen artık sen değilsin.
14 Mart 2005
11 Mart 2005
vanilya...
- II -
parmaklarım örümcek olup melodiler örüyordu. sadece kendi takıldığı ağlar örüyordu. odada hiç ışık yanmıyordu. karanlıkta umutlar da kayboluyordu. gözlerim kendiliğinden kapanıyordu. sesim çatallaşıyordu. şarkılar seni söylüyordu. bazen bir kelime tutulup kalıyordu dilimde, bir türlü söylenemiyordu. bazen bir nota takılıp kalıyordu parmaklarıma, bir türlü çalınamıyordu. bazen boynum bükülüyor, başım omzuma düşüyor, nefesim odayı kaplıyordu. camlar buğulanıyordu, bebekayakizleri oluyordu, hepsi pencerenin pervazında kayboluyordu, ayaklarım git diyordu, gidemiyordum.
odam vanilya kokuyordu
sen bilmiyordun
parmaklarım örümcek olup melodiler örüyordu. sadece kendi takıldığı ağlar örüyordu. odada hiç ışık yanmıyordu. karanlıkta umutlar da kayboluyordu. gözlerim kendiliğinden kapanıyordu. sesim çatallaşıyordu. şarkılar seni söylüyordu. bazen bir kelime tutulup kalıyordu dilimde, bir türlü söylenemiyordu. bazen bir nota takılıp kalıyordu parmaklarıma, bir türlü çalınamıyordu. bazen boynum bükülüyor, başım omzuma düşüyor, nefesim odayı kaplıyordu. camlar buğulanıyordu, bebekayakizleri oluyordu, hepsi pencerenin pervazında kayboluyordu, ayaklarım git diyordu, gidemiyordum.
odam vanilya kokuyordu
sen bilmiyordun
10 Mart 2005
! - 6
gözünün bebeğinde
yakamozlar oynardı,
parmaklarımda parmakların.
deli ederdi beni,
ne zaman yalansan
parlayan dudakların.
yakamozlar oynardı,
parmaklarımda parmakların.
deli ederdi beni,
ne zaman yalansan
parlayan dudakların.
sen değil öteki...
deniz gözlü kuşların ardından gitti yürek
yüreksiz yaşanır mı
gagalarında susam
ben de mi kendimi peşlerinden atsam
bu gecenin karanlık örtüsü içinde tutsak
yanımda yokluğunun soğukluğu
nasıl yapsam da yokluğunu uyutsam
karanlıktan korkmasa da aydınlıktan korkarım şimdi
yanımdaki boşluğunu gözlerimde kamaştıran aydınlığa
düşmanım şimdi
gittiğin gibi olmasa da yine gel
bir çaya mesela
ya da akşamın kör bir vakti
hülyalı bakışlarınla birlikte
bir gece daha koynumda yatmaya
bir ufak kapıp iş çıkışı odama gel
sabaha yoldaş olmaya
yüreksiz yaşanır mı
gagalarında susam
ben de mi kendimi peşlerinden atsam
bu gecenin karanlık örtüsü içinde tutsak
yanımda yokluğunun soğukluğu
nasıl yapsam da yokluğunu uyutsam
karanlıktan korkmasa da aydınlıktan korkarım şimdi
yanımdaki boşluğunu gözlerimde kamaştıran aydınlığa
düşmanım şimdi
gittiğin gibi olmasa da yine gel
bir çaya mesela
ya da akşamın kör bir vakti
hülyalı bakışlarınla birlikte
bir gece daha koynumda yatmaya
bir ufak kapıp iş çıkışı odama gel
sabaha yoldaş olmaya
09 Mart 2005
! - 5
yerinde saymayı alışkanlık haline getirmiş, ve fakat uygun adımla, oysa gözleri hep ileri bakan, ileriyi merak eden, ve artık geçmişi hiç mi hiç önemsemeyen, aslında yorgun ve fakat zinde, ve her dem kendi doğrularının izinde, ama yanlışlardan ders almayı da bilen, ve fakat artık yanlış yapmaktan korkan, yanlışları artık daha çok canını yakan, ve sanırım artık sevmekten bıkan, ve sevilmekten korkan, oysa hiç bir sevgiye tadınca doyamamış, ve fakat ve fakat ve fakat...
artık yaşamı taşımaktan yorulan
bir martı olsaydım
uçabildiğimce uçardım
menzilsiz ufuklara
ve fakat denizsiz bu şehir
belki de ufuklar ondAN KARA
artık yaşamı taşımaktan yorulan
bir martı olsaydım
uçabildiğimce uçardım
menzilsiz ufuklara
ve fakat denizsiz bu şehir
belki de ufuklar ondAN KARA
! - 4
yorgun görünüşlü bahçelerim var
sabah uyandığımda içinde dolaştığım
bir köşesindeki havuzda,
ölü kırmızı balıklar
çam ağacının üzerinde
yılbaşından kalmış süsler var.
bir köşesindeki kuş evine hiç uğramamış kuşlar
ve zaten sarmaşıklar örmüş kapısını yaprak yaprak
ve zaten bu şehrin kuşları martı değiller
ve zaten martılar uzun zamandır benimle pek de ilgilenmiyorlar
yorgun görünüşlü bahçelerim var
bütün gün içimde gezdirdiğim
sabah uyandığımda içinde dolaştığım
bir köşesindeki havuzda,
ölü kırmızı balıklar
çam ağacının üzerinde
yılbaşından kalmış süsler var.
bir köşesindeki kuş evine hiç uğramamış kuşlar
ve zaten sarmaşıklar örmüş kapısını yaprak yaprak
ve zaten bu şehrin kuşları martı değiller
ve zaten martılar uzun zamandır benimle pek de ilgilenmiyorlar
yorgun görünüşlü bahçelerim var
bütün gün içimde gezdirdiğim
06 Mart 2005
! - 3
ne fark eder
söylesem sana
yağmurlu bir geceden artık bir yalan
seni artık özlemiyorum
hiç anmıyorum gibi
ya da bahsetsem
ömrüm şimdi nasıl talan
sanki daha dün terkedip
gitmişsin beni
.......tango
şarkı olsun dersen ancak bir tango
yağmurlu bir havada gözümü alır
sen gidersin alıp kendini ama
bilmezsin geriye benden ne kalır
söylesem sana
yağmurlu bir geceden artık bir yalan
seni artık özlemiyorum
hiç anmıyorum gibi
ya da bahsetsem
ömrüm şimdi nasıl talan
sanki daha dün terkedip
gitmişsin beni
.......tango
şarkı olsun dersen ancak bir tango
yağmurlu bir havada gözümü alır
sen gidersin alıp kendini ama
bilmezsin geriye benden ne kalır
! - 2
uzun ve yorgun yollardan gelip
tükendim tam şimdi olduğum yerde.
iki çift sözüm vardı söyleyecek,
onlardan da vaz geçtim.
gömmeden kendimi taş ettim mezarıma,
gördüm ki susunca her şey,,
daha az gidiyor zararıma.
tükendim tam şimdi olduğum yerde.
iki çift sözüm vardı söyleyecek,
onlardan da vaz geçtim.
gömmeden kendimi taş ettim mezarıma,
gördüm ki susunca her şey,,
daha az gidiyor zararıma.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)